Saturday, November 15, 2008

Ötekileştirmenin siyasal adet olduğu bir ortamda Türkiye’nin Yeşillere ihtiyacı var.

Türkiye, demokrasi tarihimiz boyunca genel olarak tamamen açmazlarla siyaset yapılan bir ülke oldu. Çözüm odaklı olmayan ve toplumun tüm kesimlerini gözetmeyen / gözetemeyen siyasi partilerin var olduğu bir ortamda daha farklısını beklemek biraz gündüz gözüyle rüya görmekle eş değer durumda. Ayrıca, Türkiye’de şu ana kadar var olmuş partilerin birçoğu, sağ odaklı veya sol odaklı olsun, liberal veya muhafazakâr olsun fark etmez, ortak özelliklere sahip. Üstelik hangi siyasi parti iktidarda olursa olsun yaptığı, yapacaklarını önceden, eski hükümetlere bakarak tahmin edebiliyoruz. Sadece birkaç nüans değişikliği yapılan, gerçekçi olmayan ve sadece toplumsal göz boyama amaçlı oluşturulan politikalar tekrar tekrar ısındırılıp önümüze yepyeniymiş gibi sunulmakta. Sıfır kilometreymiş gibi sunulan bu politikalar, ne yazık ki insan hakları, demokrasi, Kürt sorunu, ekonomi ve ekolojik problemler gibi kritik sorunlara çözüm sunamamaktalar. Hatta bu politikalar ile sorunlar genellikle daha da derinleşmekte ve vahimleşmekte.

Sorunlarımızın daha da derinleşmesine sebep olan politikaların üreticileri olan siyasi partilerimiz, ideolojik görüşleriyle birbirinden ayrılıyor olmakla birlikte aslında birbirinden çok da farklı değiller. Bu siyasi partiler, hayatımızı gün be gün zorlaştıran ortak özelliklere sahipler.

Kanımca, bu ortak özelliklerin başında ise “Ötekileştirme Odaklı” olmaları gelmektedir. Şöyle ki, Türkiye’deki siyasi hareketler her ne kadar, “Biz Türkiye’nin tüm vatandaşlarının siyasi hareketiyiz” retoriğini kullanıp oy almaya çalışıyor olsalar da, tek tek incelediğimizde aslında, “Biz” ve “Ötekiler” gibi bir toplumsal ayrımdan güç almaya çalıştıklarını ve toplumsal gerilimler yaratarak, insanların rasyonel düşünmesini engellediklerini görürüz.

Bilgi ve düşünce temelli olmayan partiler, rasyonaliteden korkup, halkı duygularla hareket etmeye zorlarlar ve bunu başarabilmek için kullandıkları temel yol ise insanlar arasındaki farklılıkları kullanarak “Ötekileştirme”. Günümüzde, hayatımızı etkileyen partilerin birçoğu bu türden partilerdir. Durumumuzu daha iyi anlatabilmek için, mevcut siyasi partiler üzerinden gideceğim.

AKP ve Din temelli ötekileştirme:

3 Kasım 2002 seçiminden hemen önce kurulan AKP, her yeni kurulan parti gibi, kendilerinin herkesten farklı olduklarını öne sürüp, siyasi arenada “Biz” ve diğerlerini yaratarak, halka yeni bir yönetim biçimi önererek iktidara geldi. Türkiye’deki önemli İslam Siyasal hareketinin bir parçası olan “Milli Görüş”ten ayrılarak kurulan AKP, muhafazakâr Türkiyeli vatandaşları arkasına alarak “yeni bir ılımlı İslam” modeli çizmeye çalıştı. Eşitlik, demokrasi ve insan hakları sorunlarını çözmek sözü veren AKP; ne yazık ki faaliyetleri ile sözlerini örtüştürmeyi başaramadı. Aksine, ülkede dini bir ötekileştirmeye yol açarak, “Din kardeşlerim” siyaseti yapan, örneğin çözme vaadi verdikleri “başörtüsü” sorusunu sadece dini bir sorun olarak görüp daha da derinleştiren faaliyetlere imza attı. Belediyelerinin koyduğu içki yasakları, 1 Mayıs 2008’deki taksim olaylarına karşı aldığı tutum, parti liderinin muhalefete verdiği sert tepkiler hep AKP’nin nasıl da bir “Ötekileştirme Odaklı” parti olduğunu kanıtlayan örneklerden sadece bir kaçı.

Aslında, AKP’nin din temelli ötekileştirmeden zarar gördüğünü iddia edenler olacaktır. Fakat ben bu ötekileştirmenin bilinçli bir biçimde yapıldığını ve ortaya çıkan gerilimden AKP’nin fayda sağladığını düşünenlerdenim. Örneğin, toplumdaki “muhafazakâr” ve “ötekiler” ayrışımının 22 Temmuz seçim sonuçlarına yadsınamaz bir etkisi olduğu ve AKP’nin bu gerilimden yararlandığı çok açık bir gerçektir.

Bir Pragmatist parti olarak Cumhuriyet Halk Partisi:

CHP’nin “Ötekileştirme Odaklı” bir parti olduğuna dair görüşlerimi yazmadan önce, CHP’nin tarihsel süreçteki davranışları üzerine bir yorumda bulunmak gerektiğini düşünmekteyim. Yeni Cumhuriyet’in ilk siyasal partisi olarak kurulan CHP, çağına uygun olarak, devletin ana ideolojisini temsil eden parti olmuş, sözde demokrasiyle ülkeyi tek parti olarak yönetmiştir. Bu dönemdeki Avrupa’daki örneklere bakarsak da tek parti rejiminin “popüler” olduğunu görürüz. CHP “popüler” sistemin ve ideolojinin partisi olmaya tarih boyunca devam etmiştir. Şöyle ki, 2. Dünya Savaşı sonrasında liberal sistemin gelişimiyle Avrupa’da birçok muadili yok olmuşken, pragmatist davranan CHP, çok partili dönemi başlatmış ve böylece yok olmaktan kurtulmuştur. Belki çok partili dönem iktidarı elinden almıştır ama CHP bu sayede varlığını korumayı başarmıştır. Devamında, liberalizmin ekonomi temelli modeli yerini “sosyal devlet” modeline bırakmış ve CHP yine modaya uyup “sosyal demokrat” parti hüviyetine bürünmüştür. Daha sonrasında 1982 darbesi ile kapanan parti, 90larda tekrar açıldığında bir taraftan “biz sosyal demokratız” derken neo-liberalizm ile birlikte artmaya başlayan ulusalcılık kavramına uyup, 12 Eylül ile kapanıp 90larda tekrar açılan partilerin aksine, günümüze kadar gelmeyi başarmıştır. Yani, kısaca ülkemiz siyasetinde en uzun süre var olan partiyi biraz incelediğimizde onun da bilgi ve düşünce temelli bir parti olmadığını ve bu sebepten rasyonaliteden korkuyor olmasının doğal olduğunu söyleyebiliriz.

CHP “Ötekileştirmeyi” tarih boyunca, çok partili dönem itibariyle, kendisini sırasıyla Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi ve AKP gibi sağ temelli siyasi partilerin “ötekisi” olarak konumlandırarak yaptı. CHP, iktidardaki partiyi “öteki” olarak tanımlayarak, bu parti karşıtları için bir odak olmayı hedefledi. Özetle, CHP’nin “biz” tanımı dönemden döneme değişmektedir. CHP için tek değişmeyen şey ise “ötekileştirmeden” ve gerilimden medet ummaktır.

Sonuç olarak, CHP de AKP gibi kolaya kaçan, düşünce ve bilgi temelli olmayan ideolojisinin dezavantajını toplumu rasyonaliteden uzak tutarak gidermeye çalışan bir partidir.

MHP ve DTP ile ırk temelli “Ötekileştirme”:

Mevcut düzen içinde MHP ve DTP zıt tabanlara hitap ediyor olmalarına rağmen, benzer özellikler içermektedirler. Kendini “türk milliyetçisi” olarak tanımlayan MHP var oluşunu “milliyetçi” olmayan veya Türk olmayan ötekiler üzerinden tanımlar. Yani ırk odaklı bir ötekileştirmeyi politikalarının merkezine koyar. “Ya Sev Ya Terk et” mottosunu kendine destur edilen MHP, toplumu, bilimsel olarak hiçbir tutarlılığı olmayan bir soy ile “ötekiler” olarak ayırır ve bu ayrımdan beslenir. MHP’nin siyasi arenada var olabilmesinin önündeki temel engel ise, MHP’nin, CHP ve AKP gibi var oluşunu tanımlamak için “ötekiye” ihtiyacı vardır. İşte tam olarak bu noktada DTP bu ihtiyacı gidermek için paha biçilmez bir kaftandır.

DTP, ülkede haklarına sahip olmayan bir azınlığı temsil ediyor olduğu için kendini temelde, sosyal devlet anlayışına sahip bir demokratik parti olarak tanımladığını iddia eder. Fakat DTP ve devamı olduğu HADEP ve DEHAP gibi partiler, Kürt milliyetçiliği yaparak var olur. DTP’nin ülkemizde bir “hak” sorunu olan “Türk-Kürt” sorunundan beslendiği ve bu sorunun yarattığı gerilimden fayda sağladığı bence su götürmez bir gerçektir. Bu parti de, rasyonaliteden uzak olan, “Öteleştirme Odaklı” bir siyaset çizer.

Türkiye’nin “Türk – Kürt” sorununda büyük fırsat kaçırdığı, göreceli olarak daha huzurlu bir ortamın olduğu 2001 – 2006 yılları arasında hem MHP’nin hem de DTP’nin oylarında azalma görülmesinin bir tesadüf değildir. Nitekim yerel seçimler yaklaşırken Türk Kürt geriliminin artması ile son kamuoyu yoklamalarında bu iki partinin oy oranlarının artış trendinde görülmesi de bir tesadüf değildir.

Sözün özü milliyet ve ırk odaklı partiler olan MHP ve DTP de AKP ve CHP gibi düşünce ve bilgi temelli partiler değildir. Ötekileşme odaklıdırlar ve toplumsal ötekileştirmelerden güç alırlar.

Ötekileşme odaklı olan partiler, sorunlara çözüm öneremezler çünkü sorunlar varlık sebepleridir. Bu yüzden, Türkiye siyasi hayatında önemli etkileri olan bu tür partiler, kendi varlıklarının devamı için sorunların daha da derinleşmesine ve çözümsüzlüğün hayatımızın bir parçası olmasına neden olurlar.

Türkiye’nin ise, sorunları temelden çözmeye çalışan, klişe bir biçimde ifade edersek farklılıklarımızı önemseyen ve bu varlığını bu farklılıkların çatışmasına dayandırmayan bir siyasi harekete ihtiyacı var. Bu birçokları tarafından ifade edilen hatta yukarıda bahsettiğimiz partiler tarafından da kullanılan bir söylem, bu sebeple kısa bir örnek ile bence nasıl bir partiye ihtiyacımız olduğunu özetlemeye çalışacağım:

Bir örnek: Başörtüsü sorunu:

Başörtüsü sorunu aslında toplumumuzdaki ötekileştirmeler için kullanılan sorunlara bir örnek: Muhafazakâr tabanları olan AKP ve MHP bu sorunu “türban bir din özgürlüğü sorunudur!” cümlesiyle anlatırken ülkemizdeki Ortodoks Hıristiyanlar gibi Müslüman olmayan azınlığın haklarına hiç girmemektedir. Çünkü zaten Müslüman olmadıkları için bu kesimler “öteki”dirler. Mamafih, CHP ise “laiklik elden gidiyor” mottosunu destur edinerek, “ulusalcı” ideolojinin ötekisi olan dindar ve muhafazakârlar üzerinden siyaset yapmaktadır.

Oysa bence, bu partilerden biri çözüm odaklı, bütünleştirici bir parti olsaydı, sorunun temelde din özgürlüğü sorunundan öte bir insan hakları sorunu olduğu gerçeğiyle hareket eder ve politikalarını bu noktada oluştururdu.

Başörtüsü sorunu her şeyden öte bir kadının insan hakları ve özgür düşünce hakları sorunudur ve hak temelli bir yaklaşımla değerlendirilmelidir. Bu yaklaşımla birlikte bu sorun toplumun sadece bir kesiminin sorunu olmaz, toplumun tümünü ilgilendiren bir sorun durumuna gelir ve böylece “öteki” yaratmaz. Başörtüsü sorunu bir kadının insan hakları sorunu ve düşünce özgürlüğü sorunu olarak tanımlanırsa, sorunun temeline inilmiş olur ve çözüm kolaylaşır. Aynı şekilde bu sorunla, Ruhban Okulu sorunu ve benzer sorunlar bütünleştirilir ve herkesi ilgilendiren ve tatmin eden bir çözüme ulaşılabilir.

Ülkemizin sorunlarına çözüm üretecek parti yukarıda kısaca örneklendirilen yaklaşımı tüm sorunlara uygulayan bir partidir. Toplum odaklı çözümler üreten, sadece Türkiye vatandaşlarını değil, tüm insanlık için bütünsel yaklaşımlar sunabilen, rasyonel olan bir ideolojiye sahip bir hareket ihtiyacı bu topraklarda giderek artmaktadır.

Yeşiller Hareketi ile Ötekileştirmenin reddi:

Tam da bu noktada, ekolojik, paylaşımcı ve çoğulcu bir toplumun kurulması için mücadele eden, şiddet karşıtı ve demokratik bir hareket olan Yeşiller Hareketi, Türkiye siyasal alanında eksikliği hissedilen ideolojik harekettir.

Yeşiller, insanın doğanın bir parçası olduğuna ve tüm canlıların bir içsel değeri olduğuna inanır; ekolojik dengeyi yok sayan ekonomik ve sosyal sistemlere, üretim, tüketim ve yaşam biçimlerine ve doğayı yok oluşa götüren insan merkezli politikalara karşı çıkar.

Yeşiller siyasi hareketinin her noktasında, ötekileştirmeyen, farklılıklarımızı önemseyen ve varlığını bu farklılıkların çatışmasına dayandırmayan bir anlayışın izlerine rastlayabilirsiniz. Mesela, Yeşiller kadının özgürleşmesinin, erkeğin de özgürleşmesini sağlayacağına inanır ve toplumsal sorunlarımızdan biri olan ve erkek ile kadınları “biyolojik” farklılıkları yüzünden “ötekileştiren” kadınları toplumsal yaşamda ikinci sınıf olarak gören,
kamusal alandan özel yaşama kadar her noktada ezen, sömüren ve yoksullaştıran, erkek egemenliğini reddeder.

Türkiye’de 2008 yılında partileşen Yeşiller Hareketi, dindar, muhafazakâr, laik, anti-laik, kadın – erkek, Türk – Kürt veya Çerkez, eşcinsel, biseksüel, transeksüel ya da heteroseksüel diye toplumu sınıflandırmanın doğru olmadığının farkındadır, bu sebepten dolayı da bireysel farklılıkların ve özgürlüklerin bastırılmasına, ya da ekonomik sömürünün sürdürülmesini sağlamak için kurulan ve sürdürülen tüm otoriter ve dayatmacı yapılara karşı çıkar.

“Ötekileştirme” odaklı politikalar, temellerini, farklılıkların kendi içinde baskı oluşturucu ve ayrıştırıcı yönelim kazanması üzerine kurar. Korku edebiyatının ürünü olan, duygusal ve rasyonaliteden uzak politikalar insanların ayrışmasına ve ayrımcılık yapmasına neden olur. Irkçılık, milliyetçilik, köktendincilik ve cinsiyetçilik bu tür politikaların ürünüdür ve toplumsal sorunların temelini oluşturur. Bir ekolojik temelli, doğa odaklı bir politik hareket olan Yeşiller, ırkçılık, milliyetçilik, köktendincilik ve cinsiyetçiliği reddeder;
insanların ve halkların kültürel, dinsel, etnik, dilsel, cinsel ve düşünsel farklılıklarını ve çeşitliliğini tanır; bu çeşitliliğin bütünlük içinde korunması ve geliştirilmesi gerektiğini savunur. İnsanları doğanın parçası olarak gören bir yaklaşıma sahiptir ve sürdürülebilir bir yaşam için mücadele eder. Bu sebepten dolayı “ötekileştirmeyi” reddeder.

Tüm bunlardan ötürüdür ki,, Yeşiller Partisi, siyasal tarihimizdeki “ötekileştirme” odaklı politikaların yerini çözüm odaklı politikalar üretebilecek, demokrasi ve insan haklarının toplumsal olarak benimsenmesini sağlayabilecek bir siyasal oluşumdur. Yeşiller, sunduğu bilgi ve düşünce temelli, rasyonel politikalarla gerilimlerden medet ummaz; aksine gerilimin yerini anlayışa bırakması için mücadele eder.

Yeşiller Partisi, “ötekileştirmenin” siyasal adet olduğu bir ortamda Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu siyasi harekettir.

Devin Bahçeci
06.11.2008

0 rüya tabiri: